Gündemin sürekli “üst” bittiği ya da handikap verildiği güzel ve yalnız ülkemde çoğu meseleyi müziğin hakim olduğu bu ortamda dillendirmek, daha fazla can sıkıntısı yaratmak istemem ancak mesele müziğin kendisi olunca ilgili haber ve nüfusumuzun %96.2’si, %92.3’ü, %82.2’si veya herhangi bir yüzdelik dilimine dair haddimi aşmadan bir-iki şey yazmak hatta fikirlerinden, yazdıklarından oldukça etkilendiğim sevgili Bülent Somay’dan -kızmayacağını düşünüyorum- biraz (ç)alıntı yaparak ortamı şenlendirmek isterim.
Kemalizmin altı okundan birisi halkçılık ya da popülizmdir diyelim. Popülizm nedir? Fransızca’dan dilimize girmiş bu sözcük Büyük Türkçe Sözlüğüne göre iki anlam taşıyor:
1- Politik durumu dramatize ederek halkın ilgisini uyandırmak amacıyla yapılan politika.
2- Halk yardakçılığı. Ancak bu politika izlenmeye başlanırken buram buram elitizm kokar.
“Bir yandan “köylü milletin efendimizide!” sloganı ile kapitalist “ulus”a karşı prekapitalist “halk” kavramını öne çıkarmış, bir yandan da bu “halk”ın üzerine onu yönlendirecek bir seçkin grubu yerleştirmeye çalışmıştır.”
Sanıyorum burada ufak bir özetle, hızlıca planlanan ancak daha sonra yavaş yavaş çöken sisteme dair az çok bir fikriniz oluşmuştur.
“Halk plajlara akın etti vatandaş denize giremiyor” özlü sözünde olduğu gibi, aslında özdeş olması gereken halk ve vatandaş kavramları ayrıştırılmıştır. Teorik olarak halk da vatandaştır ama vatandaş daha vatandaştır.”
Benim değinmek istediğim konu bu iki kutuplu durumun yarattığı, her sabah gözümüzü açtığımızda suratımıza çarpan politik sakatlıktan ziyade kültürel “olmamış”lık ve günümüze uzanan gölgesi aslında.
“… Batı Avrupa ülkelerinin kültürünün aktarılması, II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinden beri Osmanlı’nın temel politikalarından biri olagelmişti. Kemalizm bu politikayı sürdürdü, ancak bir yandan da yerli bir “ulusal kültür” yaratılması projesiyle “tamamlamaya” çalıştı. Böylece Kemalist projenin seçkinci ve halkçı ayakları oluşmuş oldu. Bir yandan “yüksek” kültür devlet radyosu ve kültür politikaları yoluyla yerleştirilmeye çalışılırken, bir yandan da yapay bir “Türk ulusal kültürü” oluşturulmaya çalışıldı. Misak-ı Milli sınırları içinde kalan yerelliklerin kültürel özellikleri aynı kaba doldurularak bir “Türk halk kültürü” yaratıldı.”
Gelelim müzikle ilgili kısma:
“İstanbullular bu ihtiyaçlarını Klasik Batı müziğinin “hafif” versiyonları ve caz müziği dinleyerek gideriyorlardı. Ülkenin geri kalanı ise devlet radyosundan bir Wagner ve Bartok, bir “Yurttan Sesler Korosu” dinleyerek şaşkına dönüyor, nerede ve kim olduğunu anlayamaz hale geliyordu.”
Bunun sebebini açıklamaya gerek görmüyorum. Kurtuluş mücadelesinden yeni çıkmış, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı “halk”ın kendine has özellikleri, tıpkı geçtiğimiz Van depreminde arama kurtarma çalışmaları sırasında yapılan, yeni kurtarılan depremzedelere bir anda sıvı/kuru gıda verilmesinin zararlı hatta ölümcül olduğunu açıklamasında olduğu gibi, yaratılmaya çalışılan bu yeni kültürü kabul edemeyecekti.
“Radyodan günde sekiz saat Batı Avrupa klasik müziği çalmak, otuz yılda “Anadolu insanını” bu müziğin tutkunu haline getirememişti. Öte yandan aynı insanın yerel değerleri de ulusall pazarın oluşmasıyla kaybolmaya başlamış, yerine konulmaya çalışılan “Türk Halk Kültürü” de bir hilkat garibesi olmaktan öteye gidememişti. Ama bu projenin sonucu olarak ortaya, artık tam olarak Kemalist de olmayan, biraz halkçı, biraz seçkinci, oldukça milliyetçi bir kuşak çıkmıştı.”
Bu noktada, yıllar içinde ulusal bir caz ya da klasik müzik hayranlığı yaratılamadıysa ve 9/8’lik ekol kadar yerini sağlamlaştırmamış olsa da (esas fark burada yatıyor zaten: yaratılan şeyler ve oluşan şeyler çok farklıdır) bireysel bazda dinleyici sayısı eminim Türkiye genelinde hatırı sayılır rakamlara ulaşmıştır. Muhtemelen habere konu olan araştırmada yüzdelik dilimlere neden ve nasıl ayrıldığımızı bunları okumadan da tahmin edebiliyordunuz belki. Elbette ben de bunları TRT 3’ün kapatılması veya bölgesel yayına dönüştürülmesini, yayın organlarının hadım edilmesini doğru bulduğum için aktarmıyorum. Daha önce okumuş olanlar yazılanları manipüle ettiğimi hatta tecavüz ettiğimi bile söyleyebilir ve açıkcası anlayışla karşılarım. Tek istediğim durumun geçmişe uzanan kısmının kabaca bir sunumunu yapmak.
Canımı sıkan, beni bunlardan bahsetmeye iten şey, oralarda bir yerlerde, müzik dinleyebileceği tek aracın radyo olduğu halde gerçekten klasik müzik ya da caz seven bir insanın, bir dostun var olma ihtimali.
Aydın gerçekler sözleri
Gerçeğin gitmez izleri
Çalar garibin sazları
Türkü sever türkü söyler Türk’üm diyen *
Neşet Ertaş - Türkü Sever (Ayaş Yolları)
*Burada türküden mü yoksa ırktan mı bahsediyor bilmiyorum, benim için çok da bir önemi yok.
Alıntıların kesilip biçilmemiş daha geniş hali şuralarda: Defter Dergisi 37. sayı ve Çokbilmiş Özne - Hamlet Kuşağı, Halka İnelim!