İnsanları diline, dinine, ırkına, doğduğu yere, yaşadığı yere ve daha pek çok kümeye koyarak sınıflandırmaktan, etiketlemekten o kadar zevk alıyoruz, bunu o kadar iyi yapıyoruz ki, muhtemelen şu an ademoğlunun topluca en başarılı olduğu alan bu olabilir. Aslında bir an düşününce, belirli bir şeyi tanımlamakta oldukça fayda sağladığını görüyoruz sınıflandırmanın. Tümden geliyoruz, genellemeler yapıyoruz, eşitliyoruz, birleştiriyoruz sonra tekrar ayırıyoruz kümeden seçtiklerimizi. Öte yandan bunların hepsini aslında olması gereken bilimsellikten uzak ve üstünkörü bir şekilde gerçekleştiriyoruz. Yine de ele aldığımız örneklere bakarken önceden koyduğumuz etiket bize kişinin karakteri, hareketleri ve eğilimleri hakkında bir ön bilgi veriyor.
Burada yazılanları insanlar okuyor mu okumuyor mu, okunuyorsa şarkıyı dinlerken mi okuyor, dinledikten sonra mı okuyor yoksa dinlemeden önce mi okuyor bilmiyorum. Benim de bu konuda bir standardım yok. Kendimi hiçbir konuda yetkin biri olarak görmediğimden olacak, gerçekten okunmasını istediklerim için bile fazladan çaba göstermiyorum.
Her neyse, bu gönderim için konuşacak olursak, eğer önceden dinleyip okumaya başladıysanız ya da şu anda dinliyorsanız, bence Bobby Jones’un büyük coğrafi boşluklarda, belki tekinsiz diyebileceğimiz çorak bir arazide doğup büyüdüğünü ve bunlardan etkilenerek gitarının tellerine dokunduğuna pek şaşırmamışsınızdır. Benzer bir atmosferin şehir yaşantısına uyarlanmış haliyle şu an yaşadığı o hep mistik, garip havasıyla bilinen Portland’da da hakim olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda Bobby’nin motivasyon kaynağının tükenmesi zor.
“Through Bobby’s research, life experiences, and in reading Existentialist philosophy, he came to the conclusion that all we really have at our fingertips is the very moment we exist within. And how we navigate, or make choices within any moment is greatly influenced by our ever-fading memories. Then we have new memories and experiences. Consequently, we are ever becoming something new. This becomes the basis for Bobby’s approach to the creation of his art.”
I’ve Lost, üzerine kurduğu felsefeye zıt olarak hissettirdiği zamansızlığı Bergson’un zaman kuramıyla ya da algılarımızdaki farklılıkla mı açıklar bilemem. Dürüst olmak gerekirse bu düşünce sistemi içerisinde bir sonuca varması da biraz kafa karıştırıcı. Yine de birbirini sürekli besleyen ses uzamlarıyla gözlerinizin önüne gelen görüntüye kattığı derinlik sizi olduğunuz boyuttan farklı yerlere götürebilir.
I’ve Lost - Brief Moments 1 (2011)